türkçü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
türkçü etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Haziran 2015 Çarşamba

OĞUZ TÜRKLERİ

          Bugünkü Anadolu Türklerinin ruhi davranışları ataları Oğuz Türklerininkinden farksızdır. Anadolu Türkleri sakin görünüşlü, serin kanlı, duygularını pek belli etmeyen insanlardır; asık suratlı olmayıp güler yüzlü ve tatlı bakışlıdırlar; çabuk kızmazlar ve birden parlayıp sönmezler. Halkın tabiri ile Anadolu Türkü’nün kolayca “damarı tutmaz” yani derhal sinirlenmez fakat “ayranı kabardı” mı kasırga gibi eser, önünde durulmaz. Tıpkı Oğuz yiğidinin “acığı tuttuğunda katı taşı kül eylediği” gibi… Gerçekçi insanlardır, yani akılları hislerine hakim olabilir; öğünme duygularında da aşırılık görülmez. Anadolu Türkleri ruhen infiratçı değil cemiyetçidir; toplu yani bir arada yaşamaktan hoşlanırlar; milletlerine bağlı ve yurtsever oldukları da gerçek bir vakıadır.
Yüz şekli ve beden yapılarına gelince, onlar umumiyetle düz saçlı, ala gözlü, yuvarlak yüzlü, düz burunlu insanlardır; aralarında mavi gözlü olanları az ve nadirdir; bu gibilere çok defa bu vasıfları bir sıfat olarak verilir (Gök Mehmed=mavi gözlü Mehmed; Gök Kız=mavi gözlü kız); pek çoğunun ciltleri beyazdır; yüz ve ellerindeki esmerlik, güneş yakması ile ilgilidir. Boyları ortadan uzun olup, gövde kısmı alt tarafa nazaran kısa değildir; onun için at üstünde heybetli görünürler ve rahatça ok atarlar ve kılıç sallarlar.
          Türklerin ilk ataları olan Andronovo İnsanları sığırı ve deveyi evcilleştirmişlerdi. Avcı ve savaşçı bir kavimdiler. Kartalı kutsal olarak kabul ederler, mezarlarına simge olarak kartal pençesi işlerlerdi. Kimi bölgelerde Ren geyiği ile Yak öküzünü evcilleştirmişlerdi. Bakırı keşfetmişler, bıçak vb. aletlerin yapımında kullanmışlardı.
          Proto-Türk (=ilk Türkler) sanatındaki temel öğe hayvan motifleridir. Bu motifler çok incelikli yöntemlerle işlenmiş, hemen her eşyada kullanılmıştır. Hayvan Üslubu adı verilen bu sanat tarzı Çin sınırlarından Kuzey Karadeniz’e kadar yayılmıştır.
Proto-Türkler giderek askeri ve siyasi güç kazandılar, çevrelerinde yaşayan kavimleri egemenliklerini altına aldılar. MÖ 1700’lere doğru Çin kaynakları Proto-Türklerden söz etmeye başlarlar. Bunun nedeni, Proto-Türklerin Çin’i tehdit eder duruma gelmeleridir. Türklerin tarihöncesi dönemi MÖ 200lere değin uzanır. MÖ 3. yüzyılda Tuman Yabgu’nun Türk boylarını toplayarak Orta Asya’daki Büyük Hun Devletini kurması ya da daha doğrusu güçlendirmesiyle Türklerin tarih öncesi dönemi kapanır ve tarih dönemleri başlar.
          Sonuç olarak söylemek gerekirse, Türk ırkının temel özellikleri şunlardır: Saç düz ya da hafif dalgalı olup kumral veya kara renklidir. Kaş kemeri gelişkindir. Gözler nispeten küçük olmakla birlikte Mongoloid ırktaki gibi çekik değildir, daha çok badem göz niteliğindedir. Kulaklar düz olup küçük ya da orta boyda ve yatıktır.

          Burun düz ya da kartal burundur (iri olan gaga burun değil). Deri buğday rengindedir. Elmacık kemikleri gelişkindir ama Mongoloid ırktaki gibi aşırı fırlak değildir. Kafatası yapısı brakisefaldir. Kemikler kalın, kaslar gelişkindir. Boy orta ya da ortadan uzuncadır.

TÜRK ADI TARİHÇESİ VE ESKİ TÜRKLER

          MS 1. yy’da Romalı tarihçiler Pomponius Mela ve 2. yy’da Yaşlı Plinius Azak Denizi kıyısında yaşayan Turcae/ Tyrcae isimli kavimden söz ederler. Türk adının bugünkü şekliyle geçtiği ilk belgeler 2. yüzyıldadır. Çin’de ise bugünkü şekliyle geçtiği ilk belgeler 550 yılı itibariyledir. Daha önce mö. 2. yüzyılda Tüe-çi- Tüe-ki gibi farklı biçimleri de görülmüştür.  Türklerin Türk adını yazdıkları mevcut belgeler ise Orhun Abideleri(Milattan sonra 8. yüzyıl) dir. Türkler yazılı belgelerle ortaya çıkmıştır denemez. Asıl merak konusu olan topluluk olarak bir araya geldikleri zamandır.
          6-8 yy. larda yazılı belgelerle herkese ayan olan Türkler öteden beri Altay bölgesinde yaşıyordu.  Bugün Moğolistan-Çin-Kazakistan-Rusya ile çevrelenen bölgede bugünkü birçok kavim ortak bir yaşam sürüyordu. Altay Teorisi’ne göre  Milattan önce 5.000 yılı civarında Altay Dağları çevresinde bugün “Altayca”  diye adlandırılan bir dil konuşulmaktaydı. Sonraları Türk, Moğol, Tunguz, Mançu diye bilinen uluslar “Altay” kültürü olarak beraber yaşamaktaydı. Kore ve Japon dillerini de Altay ailesine dahil edenler vardır. Böylelikle Asya’nın ortasından doğusuna bir akrabalık oluşur.
          7000 yıl önce göçer hayatı sürülmekteydi. Yemek nereye gidiyorsa insanlar da oraya gidiyordu. Avcı- toplayıcı bir yaşam sürülüyordu. Orta çağa kadar tarım toplumuna geçilmemesinin birçok sebebi vardır. Öncelikle tarıma uygun arazi azdır. Stepler sıcaklık farkının çok fazla olduğu yarı kurak- bir iklime sahiptir. Ayrıca sürekli hareket halindeki göçer topluluklar birbiri için de tehlike oluşturmaktadır. Bir yerde kalmak, tehlike altında olmak demektir.
          Milattan önce 5000 yılı civarında “at”ın evcilleştirilmesiyle güvenlik endişesi en üst düzeye çıkmıştır. Bir yerde yerleşmeye çalışmak atlıların yağmaları ile sonuçlanacaktır. Üzenginin de icadıyla Orta Asya’nın atlı okçuları bütün Asya için tehlike olmuştur. Sürekli kargaşa ortamı, arazinin uygunsuzluğu, kültür birikimine izin vermeyen doğa ile ve kavimlerle savaş durumu binlerce yıl göçebe kalınmasıyla sonuçlanmıştır. Steplerdeki geniş çayırların hayvancılığa müsait olması da unutulmamalıdır. Bir sene bekleyip tahıl hasat etmek,  bu sıradaki binlerce akıncı ile uğraşmak yerine uçsuz bucaksız çayırlarda hayvan otlatmak ve tehlike görüldüğünde güvenli bir yere geçebilmek tercih edilmiştir.
          MÖ. 10.000 civarında evcilleştirilen koyun, keçi, sığır gibi hayvanlardan gıda, iş gücü, taşımacılık ihtiyacını gideren insanlar yaşam standardı konusunda pek kaygılı değillerdi. 1000’li yıllara kadar, iyi bir yaşamdansa, en azından yaşayabilmek önemliydi. Hayatta kalmak hayatı iyileştirmeden önce geliyordu. Sürekli çatışma ortamının getirdiği bazı nitelikler de vardır. Şehirli evcimen topluluklara karşı müthiş bir üstünlük edinilmiştir. Duvarlar ve savaş makineleri ile durdurulmaya çalışılan step savaşçılarına tek çare kendi akrabalarıdır. Nitekim Çin, Türk savaşçılara karşı diğer Türk kavimlerini kullanıyordu. Çünkü elinde ok atan ayağıyla da o zamanın süper gücü olan atı kontrol eden savaşçıya başka çare yoktu. Çinli piyade daha etrafına bakamadan ölüyordu. Sürekli hareket halindeki okçu atlılar için piyadeler ancak hedef tahtası olmaktaydı.
          Halk arasında bilgi paylaşımı ve kültür oluşturma adına sözlü ürünler çok gelişmişti. Yazamasalar da sürekli konuşarak bazı ürünleri nesilden nesile aktarmışlardır. Dünyanın en hacimli ve en yoğun destanları Türk kaynaklıdır. Dilin konuşmadaki önemi diğer dillere göre artmıştır. Akıcı ve anlaşılır bir yapı doğal olarak gelişmiştir. Denebilir ki: Türkçe konuşma eylemine bağlanmış savaşçıların dilidir. Türklerin dini hayatı ise aynen dili gibidir. Sade ve açıktır, bozkır hayatına uygundur. Başlangıçta kurt, ayı, dağ ve diğer canlı- doğal unsurları “ata” olarak belirleyen ve birçok “mit” oluşturan Türkler nihayetinde “Tengricilik” diye adlandırılan bir inanca sahip oldular.  İlk Türkçe yazılı belgelerden itibaren görülen bu dine göre: yalnızca bir tanrı vardır, tanrı doğanın arkasındaki güçtür, tanrının çevresinde iyi ve kötü ruhlar vardır, tüm dinler tanrıdandır ve doğruyu yalnızca tanrı bilir.

          Bugün hala yaşayan kırk banyosu, kırk çıkarma geleneği, kurşun dökme, çaput bağlama, ata- dede geleneği, nazar gibi inançlar kök tengricilik ve ötesine dayanır. Yeterince çoğalınca batıya göçen Orta Asya kavimleri 4. yy. daki kavimler göçünü başlatmıştır. İskit ve Hun adlarıyla Avrupanın içlerinde bugün de yaşayan topluluklar oluşturmuşlardır. Güneye gidenler Hindistan ve İran’da Türk devletleri kurmuştur. 10.yy itibariyle Kafkasya ve Hazar’ın güneyinden Anadolu ve Afrika’ya girilmiş buralarda da savaşçı imparatorluklar kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru olan Osmanoğulları bugünkü Türkmenistan havalisinden gelen Oğuz boylarından biriydi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde boy ayrımı gözetmeksizin birçok halk ve milletten insanlar yaşamaktadır. Bunların içine Hititler, Yunanlıar, Romalılar, Araplar, Türkler, Kürtler, Kafkasyalılar, Asyalılar, Avrupalılar, dünyalılar da dahildir.

22 Haziran 2015 Pazartesi

Eski Türklerde Astroloji ve burçlar



1. Toruk (21-31 Mart)
İdare sahibi, gururlu, lider, işini hayatı gibi sever, yönetici.
2. Hımmıy (1-10 Nisan)
İyimser, idealist, romantik, yaratıcı, hayallerinin gerçekleşmesi için ömür boyu çalışır.
3. Huttus (11-20 Nisan)
Hassas, mantıklı, dürüst, şerefli, adaletli, yönetici, kıskanç, önde olmayı seven.
4. Hunta (21-30 Nisan)
İnatçı, duygusal, kırgın, yaratıcı. İyimserlik ve karamsarlık aynı anda gözlenir.
5. Çolpancı (1-10 Mayıs)
Duygu tutsağı, önsezi yeteneği olan, dayanıklı, çocuk ruhlu, sadık, temiz kalpli.
6. Kölköl (11-21 Mayıs)
Enerji dolu, devamlı bilgi isteyen, aşkta şahane, önder, kahraman.
7. Çamay (22-31 Mayıs)
Fantezisi zengin, temiz ahlaklı, idealist, söz, yazı ve fikirde önder, çok taraflı, yetenekli.
8. Küylü (1-10 Haziran)
Düzeni sever, gururlu, kaderci, planlı, ağzı sıkı, yalanı ve ihaneti kabul etmez.
9. Kuşmuş (11-21 Haziran)
Mantıklı, parlak, iyimser, gösterişçi, eleştirel, kaderci, mistik konulara meraklı, sanat ve edebiyata ilgi duyar.
10. Sezgek (22-30 Haziran)
Mızmız, tatlı dilli, içine kapanık, inatçı, intikamcı, yetenekli, önsezisi kuvvetli, yaratıcı.
11. Kuşdüger (1-11 Temmuz)
Duygularını mantıktan önde tutan, çocuk ruhlu, dengesiz, tembel, kararsız, karamsar, yetenekli.
12. Gondaray (12-22 Temmuz)
Hayalci, hafızası kuvvetli, geçmişe özlem duyan, his dünyası zengin, dürüst, müziği ve siyaseti seven
13. Ötgür (23-31 Temmuz)
Gururlu, zeki, maddi problemleri büyüten, çekici.
14. Küsümmü (1-12 Ağustos)
İyi arkadaş, dedikoducu, önder, bir numara olmayı seven, maceracı.
15. Künlü (13-23 Ağustos)
Duygusal, hassas, gururlu, maceracı.
16. Sınçıma (24 Ağustos-1 Eylül)
Ekonomi, sanat ve edebiyata yetenekli, dürüst, insancıl, yaratıcı, otoriter.
17. Atçak (2-13 Eylül)
Fiziği düzgün, iyimser, depresyona yatkın, iradeli, şanslı, gururlu, hassas, gelenekçi.
18. Kıllı (14-23 Eylül)
Otoriter, gururlu, sabit fikirli, sert, zeki, duygusal, aşk hayatında utangaç, çekingen, yazarlığa yatkın.
19. Canakkı (24 Eylül-3 Ekim)
Nazik, hassas, sorumluluk ve vicdan sahibi, dürüst, kompleksli, gösterişçi, hayalci, dekoratörlüğe ve dikişe meraklı.
20. Ban (4-12 Ekim)
Duygusal, düzenli, enerji, kaderci, hümanist.
21. Cemiş (13-23 Ekim)
İyimser, dürüst, ahlaklı, mantıklı, eleştirel, altıncı hissi kuvvetli, şanslı, önder, filozof.
22. Batık (24 Ekim-1 Kasım)
Özgürlüğüne düşkün, diktatör, muammalı ruhlu, iki kutuplu, cesur, gaddar, mükemmel arkadaş, çekici, önder.
23. Hırtlı (2-12 Kasım)
Kararlı, gururlu, savaşçı, spora ve sanata düşkün.
24. Tutamış (13-22 Kasım)
Muhafazakar, fedakar, idealist, çapkın, çift karakterli, pragmatik.
25. Uslu (23 Kasım-2 Aralık)
Objektif, ilime meraklı, dengeli, hoşgörülü.
26. Kutas (3-12 Aralık)
Yetenekli, dengesiz, mistik, düşüncesiz, kararlı, anlaşılmaz, nazik, hassas, gururlu, kıskanç.
27. Tusanak (13-21 Aralık)
Güçlü karakterli, endişeli, şüpheli, şanslı, emir vermeyi seven, hareketli, tutumlu, gaddar.
28. Tutar (22 Aralık-1 Ocak)
İradeli, çalışkan, kahraman. Arkadaşı az olur, zaman zaman yersiz küser, hayatının son kısmında rahat eder.
29. Beçel (2-12 Ocak)
Kırgın, kızgın, ısrarlı, öfkeli, intikamcı, karamsar.
30. Pırsıuay (13-20 Ocak)
Mantıklı, eleştirel, tartışmayı seven, duygusal, sadık, özgür düşünceli, gururlu. Uzun yaşar.
31. Balauz (21 Ocak-1 Şubat)
Gaddar, deha, önder, müzik ve dansa yetenekli.
32. Cantay (2-10 Şubat)
Titiz, realist, estetiğe meraklı, astronomiye ilgili, yenilikleri sever, kimi zaman hareketli, kimi zaman rahatına düşkündür.
33. Ergür (11-18 Şubat)
Duygusal, hayalci, önder, ufku açık, mistik konulara meraklı, karamsar, yaratıcı.
34. Sönegey (18-28 (29) Şubat)
Şair, sanatçı, dengesiz, çekici, kararsız, aşk hayatı hareketli, kurnaz, nazik, duygusal.
35. Cannan (1-9 Mart)
İyi yürekli, baskıcı, tatlı dilli, zarif, idealist, otoriter, hüzünlü, hayalci.
36. Şatık (10-20 Mart)
Huzursuz, gururlu, sanatçı, özgür, depresyona ve sinir hastalıklarına yatkın.


ASYA TÜRK TÖRESİ



          Eski Türkler’de “töre” daha çok devletin kuruluş düzeni ve işleyişi ile ilgili kuralları ifade etmekte ise de, Türkler aile yaşantısı açısından da bu kavramı kullanmışlardır. Bu manada töre “görenek” demektir. Çalışmamızda “töre” kavramı “Devlet Töresi” anlamında ele alınmıştır.
          Türk Töresi, Kağan da dahil olmak üzere tüm toplumca mutlak suretle uyulması gereken hukuk kuralları toplamıdır. Töreye atfedilen önem o kadar büyüktür ki, etkin hukuk kurallarının konulması ve bunlara eşitlik ve adalet ilkeleri çerçevesinde riayet edilmesi hem kağanın iktidarının, hem de devletin sürekliliği için en önemli koşullar arasında gösterilmiştir.Bu sebeple de, kaynaklarda törenin çok önemli olduğu, hatta devletten bile önde geldiği, töresini kaybetmiş bir ulusun yok olmuş sayılacağı hatırlatılarak, kağanlardan her zaman töreye uygun davranmaları istenmiştir. Kağanlar da bunu çok önemli bir görev sayıp, kendilerini her zaman halka karşı sorumlu hissetmişler ve icraatlarıyla ilgili olarak topluma adeta hesap verici açıklamalarda bulunmuşlardır.Töreye uygun davranmayan veya yönetimde başarı sağlayamayan kağanların görevlerine devam edemedikleri görülmektedir.
          Eski Orta-Asya Türk Hukuku’nda törenin kaynağı her şeyden önce kağanlardır. Bundan başka, kurultaylarda alınan kararlar da törenin bir parçasını oluştururlar. Toplum içinde, kendiliğinden ve yavaş yavaş ortaya çıkan gelenek görenek kuralları (Yosun) ise, törenin bir başka kaynağı olarak kabul edilmektedir. Ancak Yosun’un töre haline gelebilmesi için, kurucu kağanın iradesi şarttır. Kağan, iradesiyle kabul ettiği bu kurallara kendi emirlerini ve varsa kurultayca alınan kararları da katarak toplumun hukuk düzenini oluşturur. Şu durumda kağanın törenin oluşmasındaki merkezî konumu oldukça dikkat çekicidir.Eski Türk toplumunda töreye atfedilen büyük önem sadece Orta – Asya ile sınırlı kalmamış, çağlar boyu kurulan tüm Türk devletleri için de geçerli olmuştur.


Yrd. Doç. Dr. Aybars PAMİR
ORTA -ASYA TÜRK HUKUKUNDA “TÖRE” KAVRAMI

OĞUZ TÖRESİ



          İslamiyetten önceki Oğuz Töresi gereğince saltanat hakkına haiz olabilmek için iki taraflı asalet şarttır. Yani hem ana tarafından, hem baba tarafından asil olmak lazımdır. Bugünkü Avrupa da hala uyulan bu eski şart bilhassa Osmanlı devrinden itibaren bozulmuş ve bu son hanedan üyeleri hep muhtelif ırklara mensup cariyelerden türemiş olduğu için, Osmanlı sülalesi baba tarafından padişah ve ana tarafından da halayık nesli haline gelmiştir.
          Osmanlı dönemi ayaklanmalarda, tahttan indirilen padişahların halk tarafından hep “Cariye dölü” diye tahkir edilmeleri işte bundandır. Oğuz töresindeki iki taraflı asalet şartının yanında birde milliyet şartı vardır. Türk Hakanı olabilmek için hem anadan, hem babadan Türk olmak lazımdır…
          Aynı vaziyet ve adet, İslamiyetten sonraki Türk Hanedanlarında da aynen geçerli idi. Örnek olarak İran ve Irak Selçukluları genellikle Karahanlılar, Gazneliler, Danişmendler, Artuklar gibi Türk Hanedanlarından kız alıp vermişlerdi. Oğuz Töresinden intikal eden bu zihniyet, ilk Anadolu Türk Hanedanlarında da milli bir kanun şeklindeydi. Onun için Anadolu’nun bu ilk Hanedanları hep birbirlerinden kız alıp verirler ve bu sayede asaletleriyle beraber milliyetlerini de muhafaza etmiş olurlardı.
          Türk kanını yabancı soylara karşı koruyan bu Oğuz Töresi, yalnız saltanat hanedanları arasında değil, onların beyleri ve komutanları arasında da uygulanıyordu…
          Türk Kanına yabancı kanlarının fazla karışması, beynelminel bir zihniyete tabi olan Osmanlı devrinde olmuştur.
Kaynak: İsmail Hami Denişmend, Tarihi Hakikatler, cilt:2, sayfa:147-150