30 Haziran 2015 Salı

Doğu Türkistan Urumçi Katliamı

Uygur Müslümanları kendi ana vatanlarında;
1 Planlı doğum ve yasaklamalarla nesilleri kurutulmaya çalışılmakta.
2 “Çift Dille Eğitim” safsatası ile ana dilleri,kültür ve medeniyetlerinden koparılmaları hedeflenmekte.
3 Yasaklar,Kısıtlamalar ve Engellerle dini kimliklerinden uzaklaştırılmakta.
4 Sözde ve sahte “Milletlerin Birlik ve Beraberliği” sloganı ile etnik ayırımcılık ve ırkı aşağılamalara maruz bırakılmakta ve “Çinlileşmeye” zorlanmakta.
4 “Batı Bölgesinin Açılması” yalanı ile ekonomik hayattan dışlanmaya ve ülkenin etnik Çinlilerle doldurulmasına çalışılmakta
5 Ülkenin zengin yer altı ve yer üstü kaynakları Çinlilerin bu topraklara iskan edilip yerleştirilmeleri için kullanılmakta.
6 Ülke resmen etnik Çinlilerce soyulmakta, sömürülmekte ve talan edilmekte.
7 Milli ve dini kimliklerin açıkça ifadesi, “millî bölücülük ve dini radikalizm” olarak nitelenerek suçlanmakta.
8 Uygurlar ekonomik hayattan dışlanmakta, ayırımcılığa tabi tutulmakta.
9 Uygurlar, Kendi topraklarında yabancılaştırılmakta
Özetlersek; binlerce yıllık tarihi geçmişe, parlak Türk İslam Kültürüne sahip, büyük medeniyetler kuran bir milletin en önemli unsuru olan Uygurlar yok edilmeye ve tarih sahnesinden silinmeye çalışılmaktadır. Müslüman Uygurlar Çinlilerin bu sinsi hedefini en son 5 Temmuz 2009’da çok net ve açık olarak gördü ve bunu da hafızasına kazdı.

Müslüman Uygur Türkleri, Çin’in bu sinsi oyunlarına karşı gereken önlemi almıştır diye düşünüyorum. Uygurlar artık Çinlilerin hiçbir sözüne ve vaadine, “Tatlı ve Yumuşak Diline” hiçbir şekilde kanmayacaktır.
Kaynak : http://www.dunyabulteni.net/

28 Haziran 2015 Pazar

Doğu Türkistan hakkında bilgiler

Çin Halk Cumhuriyeti, Doğu Türkistan’ı hâkimiyeti altına alıp bölgeyi “Sincan” (Kazanılmış Topraklar) olarak adlandırdığı tarihten bu yana, Doğu Türkistanlılara yönelik etnik temizlik ve asimilasyon politikası uygulamaktadır. Nitekim Çin Halk Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana 35 milyon Doğu Türkistanlı katledilmiştir.

Katliamlar bir Doğu Türkistan gerçeği

Komünist Çin Halk Cumhuriyeti’nde sistem, ulusal çıkarlar doğrultusunda şekillenmiş; Çin’in 1949 yılından bu yana yürüttüğü politikalar Doğu Türkistanlıları asimilasyon ve etnik temizliğe maruz bırakmıştır. Öyle ki, Türkistanlıların sayısının 35 milyon gibi rakamlara ulaştığı belirtilmektedir. 1949-1952 yılları arasında 2 milyon 800 bin, 1952-1957 yılları arasında 3 milyon 509 bin, 1958-1960 yılları arasında 6 milyon 700 bin, 1961-1965 yılları arasında da 13 milyon 300 bin kişi ya Çin ordusu tarafından öldürülmüş ya da rejimin politikaları doğrultusunda oluşan kıtlık sonucu hayatını kaybetmiştir. 1965’ten sonraki katliamlarla birlikte, öldürülen Doğu Türkistanlı sayısı 35 milyon gibi inanılmaz bir rakama ulaşmıştır.
Doğu Türkistan’da meydana gelen insan hakları ihlalleri, zaman zaman kimi insan hakları örgütleri tarafından dillendirilmiş olsa da bu girişimler, yaşanan zulmün engellenmesinde etkili olamamıştır.

Hayati tehlike, günlük yaşamın bir parçası

Doğu Türkistan’da hiç kimsenin yaşam güvencesi yoktur. Devlet, istediği zaman istediği kimseyi tutuklayabilmekte ve istediği şekilde cezalandırabilmektedir.

Bir hayal: Din ve vicdan özgürlüğü

Doğu Türkistanlılar düşünce, ifade ve din hürriyeti alanlarında tamamıyla kuşatılmış durumdadır. Doğu Türkistan’da devlet memurlarının, işçilerin ve öğrencilerin ibadet yerlerine gitmeleri ve ibadetle meşgul olmaları yasaklanmıştır. Doğu Türkistan’da ibadet olarak vasıflandırılabilecek çoğu şey yasaklanmış durumdadır.
Müslüman din adamları yoğun resmî denetimlerden geçirilmektedir. “Yurtsever olmayan” ya da “yıkıcı” olarak görülen dinî liderler gözaltına alınmakta ve tutuklanmaktadır. Dahası, halka önder olabilecek kapasitedeki bazı aydınlar zehirlenerek öldürülmektedir.

Urumçi’de kitlesel katliam

2009 Haziran’ı sonunda Guangdong eyaletindeki bir oyuncak fabrikasında Uygur Türklerine yönelik saldırılar gerçekleşmiştir. Baskı siyasetini protesto etmek için Urumçi’de 5 Temmuz’da sokaklara dökülen Uygurlar, kitlesel bir katliama maruz bırakılmıştır. 5000 civarında Çinli işçinin ellerinde sopalarla Uygurların yatakhanelerine saldırmalarıyla başlamış ve saldırılarda fabrikada zorla çalıştırılan genç kız ve erkeklerden oluşan 800 Uygur işçinin 500’den fazlası öldürülmüştür. Temizlik işçileri, olay mahallindeki kan izlerini iki saatlik bir sürede ancak temizleyebilmiştir. Saldırının ilk saatlerinde güvenlik görevlileri olaya müdahale etmemiştir. Hatta saldırgan Çinlilere sivil kıyafetli 100 Çin askerinin öncülük ettiği belirtilmektedir. Resmî açıklamaya göre olaydan sonra fabrikadaki 600 Uygur işçi farklı bir bölgeye nakledilmiş; ancak bu kişilerin nerede olduğu belirtilmemiştir. Resmî olmayan kaynaklar ise bu 600 işçinin de saldırılar esnasında öldürüldüğünü ifade etmektedir.
Guangdong’da Uygurlara yönelik gerçekleşen bu saldırıyı kınamak üzere 5 Temmuz günü Urumçi’de meydanlara dökülen 10 binlerce Uygur, Çin polisinin sert müdahalesiyle karşılaşmıştır. Çin polisi, miting başlar başlamaz Uygurların etrafını sarmış; üzerlerine ateş açarak gösteriyi bastırmaya çalışmıştır. Mitinge katılan kadın, çocuk ve yaşlılar da polisin ateşine maruz kalmıştır. Çatışma sonunda en az 140 kişinin öldüğü, 816 kişinin ise yaralandığı bildirilmektedir. Gayri resmî kaynaklar ise ölü sayısının 3000’den fazla olduğunu ifade etmektedir.

Doğu Türkistan sorunu gündeme getirilmeli

İslam âlemi 150 yıldır dünyanın birçok bölgesinde benzeri zulüm ve baskılara maruz kalmıştır. Bu zulmün arkasındaki çevrelerin en büyük hedefi, dini, özellikle de Müslümanlığı ortadan kaldırmaktır. Bugün Çeçenistan’ın Ruslardan gördüğü zulmü, Doğu Türkistanlılar Çinlilerden görmektedir. Dünya ise bu zulme göz yummaktadır. Doğu Türkistan meselesi sadece Uygurların bir sorunu olarak görülmemeli ve vicdan sahibi insanlar bu meseleyi sahiplenmelidir. 
 Kaynak: http://www.stanfordhawx.com/

26 Haziran 2015 Cuma

13:53 - Yorum yok

Yusuf Akçura kimdir?

         Kazanlı Yusuf Akçura, Türkçülük akımının önde gelen temsilcilerinden olan Tatar asıllı Türk yazar ve siyaset adamıdır. Türk Tarih Kurumu’nun kurucu üyelerindendir. İkinci dönem TBMM’de İstanbul milletvekili, 1935′te Kars milletvekili olarak mecliste yer almıştır. 1904 yılında yayımladığı Üç Tarzı Siyaset adlı makalesi Türkçülük akımının manifestosu kabul edilir.
         Akçura’nın Türkçü düşünce tarihindeki yeri, çağdaşı olan Ziya Gökalp’in gölgesinde kalmıştır fakat Mustafa Kemal Atatürk’ün çalışma arkadaşı olarak Türkiye Cumhuriyeti’nin kültürel yapısının oluşmasında katkıları olmuştur. Yusuf Akçura’nın Türkçü fikirleri, Sovyetlerin çökmesi ve Orta Asya’daki Türk Devletleri’nin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncellik kazanmıştır.
         2 Aralık 1876’da Moskova’nın doğusundaki Ulyanovsk’ta (eski adıyla Simbir) dünyaya geldi. Kazan’a göç etmiş Kırım Türkleri’nden aristokrat bir ailenin mensubu idi. Babası çuha fabrikası sahibi fabrikatör Hasan Bey, annesi Yunusoğulları’ndan Bibi Kamer Banu Hanım idi. 2 yaşında iken babasını kaybetti ve annesi ile birlikte yedi yaşına gelmeden İstanbul’a göç ettiler. Annesi, İstanbul’da Dağıstanlı Osman Bey ile evlendi. Osman Bey, Yusuf’un eğitimi ile yakından ilgilendi, onu asker olmaya teşvik etti.
         Kuleli Askeri Lisesi’nde öğrenim gördükten sonra 1895 yılında Harbiye Mektebi’ne girdi. Harbiye yıllarında Necip Asım’ın, Veled Çelebi’nin, Bursalı Tahir Bey’in Türkçülüğe ait yazıları ile İsmail Gaspıralı’nın Bahçesaray’da yayımlanan ve bir ara İstanbul’da da dağıtılan Tercüman Gazetesi Türkçülük fikirlerinin oluşmasını etkiledi. 1897’de Malumat Dergisi’nde yayımladığı “Şehabettin Hazret” adlı ilk makalesini Rusya Türkleri ile Osmanlı Türkleri’ni tanıştırma amacıyla kaleme aldı.
         Yusuf Akçura ömrü boyunca Türkçülük fikrine sadık kalmıştır. Sosya­list fikirleri de yakından tanıyan bir insan olarak, bu fikirleri Türkçülük fikriyle bağdaştırmaya çalıştı. Akçura’nın Türkçülüğü, Balkanlardan Çin’e kadar çeşitli ülkeleri kapsamaktadır. Osmanlı Devleti ise Türk Dünyası’nın ancak bir parçasıdır.
         Akçura tarih araştırmalarında faydacılığa taraftardır. Birinci Türk Tarih Kongresi’nde sunduğu tebliğde “Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir” demiştir.
         Akçura ölümünden sonra neredeyse unutulmuştur. Onun Türk tarihçileri tarafından dışlanmasını Ercümend Kuran şöyle yorumluyor:
“Bu durumu izah etmek kolaydır: Akçura Moğol İmparatorluğu’nu yüceltmiş ve Cengiz Han’ı Türk saymıştır. Ayrıca Türk tarihinin gelişmesinde İslamiyet’e tali derecede yer vermiştir. Son olarak o sosyalizme yatkındı. Türk tarihçilerinin çoğunun 1940′lardan sonra Moğolları Türk kabul etmemeleri, Türk-İslâm sentezine yönelmeleri ve sosyalizme cephe almaları milliyetçi çevrelerin Akçura’yı ihmal etmelerine sebep olmuştur. Üstelik Akçura’nın Ziya Gökalp’in muasırı olması onun için bir talihsizlik teşkil etmiştir. Çünkü o Gökalp’te bilgili olduğu halde, Gökalp’in terkip kabiliyetine sahip bulunmuyordu. Gökalp’in ülkücülüğü Türk aydınlarının psikolojisine daha uygun düşüyor adeta büyülüyordu.”

13:33 - Yorum yok

Tengricilik



Tengricilik ya da Tengrizm tüm Türk ve Moğol halklarının, şimdiki inanç sistemlerine katılmadan önceki inancıydı. Tengri'ye ibadet etmenin yanında Animizm, Şamanizm , Totemizm ve atalara ibadet etmek bu inancın diğer ana hatlarını oluşturuyordu. Tengri, bugünkü Türkçe'deki Tanrı kelimesinin eski şeklidir.
Bu inanca göre Gök'ün yüce ruhu Tengri'ydi. İnsanlar kendilerini gök baba Tengri, toprak ana
Ötüken ve insanları koruyan atalarının ruhları arasında güven içinde hissedip, onlara ve diğer doğa ruhlarına dua ederlerdi. Büyük dağların, ağaçların ve bazı göllerin güçlü ruhları barındırdıklarına inanarak dualarını bu cisimlere doğru yöneltirlerdi. Göğün ve yeraltının 7 katı olduğuna, her katta çeşitli tanrıların, tanrıçaların ve ruhların varolduğuna inanılırdı. İnsanlar doğaya, tanrılara, ruhlara ve diğer insanlara saygılı davranıp, belli kurallara uyarak dünyalarını dengede tuttuklarına inanırlardı. Eğer bu denge kötü ruhların saldırısıyla ya da bir felaketten dolayı bozulursa bir şamanın yardımıyla tekrar düzene sokulması gerektiğine inanılırdı.
Bu inancın kalıntılarını bugün Moğollarda(Lamaizme entegre edilmiş şekilde), ve bazı hâlâ doğa'ya bağlı göçebe yaşam tarzı sürdüren Türk halklarında bulmak mümkündür. Bunların bazıları Altay-Türkleri ve Yakutlar . Ama Tengriciliği çoktan bırakmış halklarda da bu inancın birçok parçaları, mesela İslam 'ın, Hiristiyanlığın, Budizmin , Museviliğin veya Taoizmin yanında hala batıl inanç olarak ya da geleneksel kültür olarak sürdürülmektedir.

24 Haziran 2015 Çarşamba

OĞUZ TÜRKLERİ

          Bugünkü Anadolu Türklerinin ruhi davranışları ataları Oğuz Türklerininkinden farksızdır. Anadolu Türkleri sakin görünüşlü, serin kanlı, duygularını pek belli etmeyen insanlardır; asık suratlı olmayıp güler yüzlü ve tatlı bakışlıdırlar; çabuk kızmazlar ve birden parlayıp sönmezler. Halkın tabiri ile Anadolu Türkü’nün kolayca “damarı tutmaz” yani derhal sinirlenmez fakat “ayranı kabardı” mı kasırga gibi eser, önünde durulmaz. Tıpkı Oğuz yiğidinin “acığı tuttuğunda katı taşı kül eylediği” gibi… Gerçekçi insanlardır, yani akılları hislerine hakim olabilir; öğünme duygularında da aşırılık görülmez. Anadolu Türkleri ruhen infiratçı değil cemiyetçidir; toplu yani bir arada yaşamaktan hoşlanırlar; milletlerine bağlı ve yurtsever oldukları da gerçek bir vakıadır.
Yüz şekli ve beden yapılarına gelince, onlar umumiyetle düz saçlı, ala gözlü, yuvarlak yüzlü, düz burunlu insanlardır; aralarında mavi gözlü olanları az ve nadirdir; bu gibilere çok defa bu vasıfları bir sıfat olarak verilir (Gök Mehmed=mavi gözlü Mehmed; Gök Kız=mavi gözlü kız); pek çoğunun ciltleri beyazdır; yüz ve ellerindeki esmerlik, güneş yakması ile ilgilidir. Boyları ortadan uzun olup, gövde kısmı alt tarafa nazaran kısa değildir; onun için at üstünde heybetli görünürler ve rahatça ok atarlar ve kılıç sallarlar.
          Türklerin ilk ataları olan Andronovo İnsanları sığırı ve deveyi evcilleştirmişlerdi. Avcı ve savaşçı bir kavimdiler. Kartalı kutsal olarak kabul ederler, mezarlarına simge olarak kartal pençesi işlerlerdi. Kimi bölgelerde Ren geyiği ile Yak öküzünü evcilleştirmişlerdi. Bakırı keşfetmişler, bıçak vb. aletlerin yapımında kullanmışlardı.
          Proto-Türk (=ilk Türkler) sanatındaki temel öğe hayvan motifleridir. Bu motifler çok incelikli yöntemlerle işlenmiş, hemen her eşyada kullanılmıştır. Hayvan Üslubu adı verilen bu sanat tarzı Çin sınırlarından Kuzey Karadeniz’e kadar yayılmıştır.
Proto-Türkler giderek askeri ve siyasi güç kazandılar, çevrelerinde yaşayan kavimleri egemenliklerini altına aldılar. MÖ 1700’lere doğru Çin kaynakları Proto-Türklerden söz etmeye başlarlar. Bunun nedeni, Proto-Türklerin Çin’i tehdit eder duruma gelmeleridir. Türklerin tarihöncesi dönemi MÖ 200lere değin uzanır. MÖ 3. yüzyılda Tuman Yabgu’nun Türk boylarını toplayarak Orta Asya’daki Büyük Hun Devletini kurması ya da daha doğrusu güçlendirmesiyle Türklerin tarih öncesi dönemi kapanır ve tarih dönemleri başlar.
          Sonuç olarak söylemek gerekirse, Türk ırkının temel özellikleri şunlardır: Saç düz ya da hafif dalgalı olup kumral veya kara renklidir. Kaş kemeri gelişkindir. Gözler nispeten küçük olmakla birlikte Mongoloid ırktaki gibi çekik değildir, daha çok badem göz niteliğindedir. Kulaklar düz olup küçük ya da orta boyda ve yatıktır.

          Burun düz ya da kartal burundur (iri olan gaga burun değil). Deri buğday rengindedir. Elmacık kemikleri gelişkindir ama Mongoloid ırktaki gibi aşırı fırlak değildir. Kafatası yapısı brakisefaldir. Kemikler kalın, kaslar gelişkindir. Boy orta ya da ortadan uzuncadır.

TÜRK ADI TARİHÇESİ VE ESKİ TÜRKLER

          MS 1. yy’da Romalı tarihçiler Pomponius Mela ve 2. yy’da Yaşlı Plinius Azak Denizi kıyısında yaşayan Turcae/ Tyrcae isimli kavimden söz ederler. Türk adının bugünkü şekliyle geçtiği ilk belgeler 2. yüzyıldadır. Çin’de ise bugünkü şekliyle geçtiği ilk belgeler 550 yılı itibariyledir. Daha önce mö. 2. yüzyılda Tüe-çi- Tüe-ki gibi farklı biçimleri de görülmüştür.  Türklerin Türk adını yazdıkları mevcut belgeler ise Orhun Abideleri(Milattan sonra 8. yüzyıl) dir. Türkler yazılı belgelerle ortaya çıkmıştır denemez. Asıl merak konusu olan topluluk olarak bir araya geldikleri zamandır.
          6-8 yy. larda yazılı belgelerle herkese ayan olan Türkler öteden beri Altay bölgesinde yaşıyordu.  Bugün Moğolistan-Çin-Kazakistan-Rusya ile çevrelenen bölgede bugünkü birçok kavim ortak bir yaşam sürüyordu. Altay Teorisi’ne göre  Milattan önce 5.000 yılı civarında Altay Dağları çevresinde bugün “Altayca”  diye adlandırılan bir dil konuşulmaktaydı. Sonraları Türk, Moğol, Tunguz, Mançu diye bilinen uluslar “Altay” kültürü olarak beraber yaşamaktaydı. Kore ve Japon dillerini de Altay ailesine dahil edenler vardır. Böylelikle Asya’nın ortasından doğusuna bir akrabalık oluşur.
          7000 yıl önce göçer hayatı sürülmekteydi. Yemek nereye gidiyorsa insanlar da oraya gidiyordu. Avcı- toplayıcı bir yaşam sürülüyordu. Orta çağa kadar tarım toplumuna geçilmemesinin birçok sebebi vardır. Öncelikle tarıma uygun arazi azdır. Stepler sıcaklık farkının çok fazla olduğu yarı kurak- bir iklime sahiptir. Ayrıca sürekli hareket halindeki göçer topluluklar birbiri için de tehlike oluşturmaktadır. Bir yerde kalmak, tehlike altında olmak demektir.
          Milattan önce 5000 yılı civarında “at”ın evcilleştirilmesiyle güvenlik endişesi en üst düzeye çıkmıştır. Bir yerde yerleşmeye çalışmak atlıların yağmaları ile sonuçlanacaktır. Üzenginin de icadıyla Orta Asya’nın atlı okçuları bütün Asya için tehlike olmuştur. Sürekli kargaşa ortamı, arazinin uygunsuzluğu, kültür birikimine izin vermeyen doğa ile ve kavimlerle savaş durumu binlerce yıl göçebe kalınmasıyla sonuçlanmıştır. Steplerdeki geniş çayırların hayvancılığa müsait olması da unutulmamalıdır. Bir sene bekleyip tahıl hasat etmek,  bu sıradaki binlerce akıncı ile uğraşmak yerine uçsuz bucaksız çayırlarda hayvan otlatmak ve tehlike görüldüğünde güvenli bir yere geçebilmek tercih edilmiştir.
          MÖ. 10.000 civarında evcilleştirilen koyun, keçi, sığır gibi hayvanlardan gıda, iş gücü, taşımacılık ihtiyacını gideren insanlar yaşam standardı konusunda pek kaygılı değillerdi. 1000’li yıllara kadar, iyi bir yaşamdansa, en azından yaşayabilmek önemliydi. Hayatta kalmak hayatı iyileştirmeden önce geliyordu. Sürekli çatışma ortamının getirdiği bazı nitelikler de vardır. Şehirli evcimen topluluklara karşı müthiş bir üstünlük edinilmiştir. Duvarlar ve savaş makineleri ile durdurulmaya çalışılan step savaşçılarına tek çare kendi akrabalarıdır. Nitekim Çin, Türk savaşçılara karşı diğer Türk kavimlerini kullanıyordu. Çünkü elinde ok atan ayağıyla da o zamanın süper gücü olan atı kontrol eden savaşçıya başka çare yoktu. Çinli piyade daha etrafına bakamadan ölüyordu. Sürekli hareket halindeki okçu atlılar için piyadeler ancak hedef tahtası olmaktaydı.
          Halk arasında bilgi paylaşımı ve kültür oluşturma adına sözlü ürünler çok gelişmişti. Yazamasalar da sürekli konuşarak bazı ürünleri nesilden nesile aktarmışlardır. Dünyanın en hacimli ve en yoğun destanları Türk kaynaklıdır. Dilin konuşmadaki önemi diğer dillere göre artmıştır. Akıcı ve anlaşılır bir yapı doğal olarak gelişmiştir. Denebilir ki: Türkçe konuşma eylemine bağlanmış savaşçıların dilidir. Türklerin dini hayatı ise aynen dili gibidir. Sade ve açıktır, bozkır hayatına uygundur. Başlangıçta kurt, ayı, dağ ve diğer canlı- doğal unsurları “ata” olarak belirleyen ve birçok “mit” oluşturan Türkler nihayetinde “Tengricilik” diye adlandırılan bir inanca sahip oldular.  İlk Türkçe yazılı belgelerden itibaren görülen bu dine göre: yalnızca bir tanrı vardır, tanrı doğanın arkasındaki güçtür, tanrının çevresinde iyi ve kötü ruhlar vardır, tüm dinler tanrıdandır ve doğruyu yalnızca tanrı bilir.

          Bugün hala yaşayan kırk banyosu, kırk çıkarma geleneği, kurşun dökme, çaput bağlama, ata- dede geleneği, nazar gibi inançlar kök tengricilik ve ötesine dayanır. Yeterince çoğalınca batıya göçen Orta Asya kavimleri 4. yy. daki kavimler göçünü başlatmıştır. İskit ve Hun adlarıyla Avrupanın içlerinde bugün de yaşayan topluluklar oluşturmuşlardır. Güneye gidenler Hindistan ve İran’da Türk devletleri kurmuştur. 10.yy itibariyle Kafkasya ve Hazar’ın güneyinden Anadolu ve Afrika’ya girilmiş buralarda da savaşçı imparatorluklar kurulmuştur. Osmanlı Devleti’nin kurucu unsuru olan Osmanoğulları bugünkü Türkmenistan havalisinden gelen Oğuz boylarından biriydi. Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nde boy ayrımı gözetmeksizin birçok halk ve milletten insanlar yaşamaktadır. Bunların içine Hititler, Yunanlıar, Romalılar, Araplar, Türkler, Kürtler, Kafkasyalılar, Asyalılar, Avrupalılar, dünyalılar da dahildir.